“Aşk” Hakkında

Seni sevmem için sana dokunmam gerekmiyor… El ele yollarda dolaşmam, insanların gözleri önünde öpüşmem gerekmiyor… Hatta öpüşmem de gerekmiyor. Gözlerinle konuşmak, gözlerimle konuşman yetiyor…

Sevgini hisetmem için göstermen gerekmiyor… Kalbinin atışını görmem için ten tene olmamıza da gerek yok. Havada yayılıyor hissettirdiklerin, bedenime doluyor. Vuslat yormuyor, aşkın kendisini anlatıyor. Kuru kıskançlıklarımız, kavgalarımız da yok, saf bir sevgi sarıyor sen ve bende beni… Kokun burnuma dolduğunda tüm ruhun içime doluyor. Parfümün değil, parfümünle taşınan senin kokun…

Sözleşmelerimiz yok. Ne aldattığını ne de aldattığımı düşünüyoruz. Ne sen benimsin ne de sen benim. Ama gözlerimiz doluyor sebepsiz; bir fincan kahveyi yudumlarken. Özlem bize eşlik ediyor. Birbirimize ait olmamanın hafifliğinde, aşkın ağırlığı eziyor yüreklerimizi…

“Seni Seviyorum” demedik birbirimize… Duymaya hiç ihtiyaç duymadık ki… Sen benim “aşk” tarifim oldun giderken bile…

Ben seni aradım vuslatın olmadığı her dokunuşta, bedende, adı aşk konmuş tüm kayboluşlarda. Sen kabını bulamayan sevdam oldun. Ruhumun kabı olmuş bedenimin ötesinde, özümü yaratan yaradanın siluetinde.

Gözlerim uzaklara dalıp gittiğinde, yalnızlığım her defasında tokat gibi yüzüme indiğinde gökyüzüne bakıp sende olan sensizliği tattım her hücremde, soluğumda, seninle hızlanan kalbimin atışlarında… Sen, sensizliğin ta kendisiydin.
Burada “sen” dediğimi, eli kolu bacağı olan beden sanacaklar… Burada sen dediğim, boşlukta bir bulut, duman olan tanımsız aşk… Suni kıskançlıkların altında ezilen aşk parodilerinin sahnesinde, prangalarla süslenmiş boğulmakta olan sevdalıların dünyasında kim anlayacak beni? Ben aşka aşık oldum. Ben sana aşık oldum. Aşkın en saf haline, aşkın kendisine…

Senin altın tabaklara, makyajlanmış bedenlere, dekorlara ihtiyacın yok. Hepimizin üzerinde, içinde olduğumuz hava gibi özgürce dolaşırken, seni kaba doldurmaya çalıştıkça kaçıranlara inat yaşamaya çalışıyorum seni… Ey aşk… Hava gibi, su gibi, ekmek gibi avucumda, yanı başımda…

Bebelere hayat veren, sebepsiz gülücükleri insanların yüzüne getiren sen, ne kadar çok anlatılmaya çalışıldın. Kitaplara sığmadı, ansiklopediler yazıldı üzerine.. Sözlüklerin bile var. Sen boşlukta süzülürken tüm asaletinle, seni cümlelere taşımaya çalıştı nice şairler, yazarlar, besteciler… Sen, onlara “siz ne yapıyorsunuz” dercesine gülümsedin. Sen en saf, en yalın halinle ortalıkta dolaşırken, sana yüzlerce sıfat, tarif oturttular. Sıyrıldın, içlerinden geçtin gittin. Seni, dağların tepesinde, yüreklerinin en derinlerinde aramak zorunda kalanlar tüm bedenlerini sarmana rağmen göremediler seni… Seni sandıkları yansımalarını tutmak için imzalar attılar. Kurallar silsilesi yarattılar “On Emir”den güçlü… “Başkasına bakmayacaksın”, “istediğimde yanımda olacaksın”, “beni mutlu edeceksin”, “sevdiğini göstereceksin”… Karşılığında ben de seni seviyor olacağım. Sana aşık olacağım… Senin sonsuzluğunda, senin özünde, anlamsızlığın boşluğunu yarattılar.

Hava soğuk… Yakalarını kaldırdığım pardesüm rüzgarı kesmiyor. Elimde sigaram, gözümün önünde dumanı… Deniz, uçsuz bucaksız uzanıyor sahildeki bu fenerin önünde… Sırtım fenerin soğukluğu kadar, senin sıcaklığını hissediyor. Sen her yerdesin biliyorum. Soluduğum havada, içtiğim suda, ensesini kaşıdığım sokak köpeğinin gözlerinde… Sen, “ben”sin… Sen, evrenin kendisisin… Ey aşk, sen varoluşun ta kendisisin…






Yorum Gönder

Yorum bırakın trackback sitenize.. Yorumları takip için lütfen üye olun RSS.

Email adresiniz paylaşılmayacaktır. İşaretli alanları doldurun *

Önceki yazıyı okuyun:
Şöbiyet Tatlısı Tarifi

Resimli Şöbiyet Tatlısı Tarifi...

Kapat