Topkapı Sarayı’nın Tarihi ve Topkapı Sarayı Hakkında Bilgiler

Topkapı Sarayı'nın Tarihi ve Topkapı Sarayı Hakkında Bilgiler

Topkapı Sarayı’nın Tarihi ve Topkapı Sarayı Hakkında Bilgiler

İstanbul’a geldiğinizde yolunuz tarihi Eminönü semtine düşerse, mutlaka otobüs duraklarının yanında bulunan teknelerden, yılların lezzetini eskitemediği “balık ekmek, turşu suyu” menüsünü tatmanızı tavsiye ederiz. Yemeğinizin bitmesinin ardından hemen karşınızda kalan alt geçitten muhtemel kalabalığı yararak karşıya geçtiğinizde, sol tarafınızda kalan Yeni Cami’nin önündeki güvercinlere yem atmayı da unutmayın. Ardından tramvay yolunu takiben Sultanahmet semtine doğru yürüdüğünüzde, yine solunuzda kalan Gülhane Parkı’nın az ilerisindeki dört yoldan sola doğru devam etmeniz durumunda karşınıza geçen yıllara inat bütün ihtişamı ile “Topkapı Sarayı” çıkacaktır…

Gözlerinizi alamayacağınız  Topkapı Sarayı, yüzlerce kez kuşatılmış fakat ender komutanlara yar olmuş İstanbul şehrinin Osmanlı İmparatorluğu yönetimine  geçmesi ardından İkinci Mehmet (Fatih Sultan Mehmet) tarafından yaptırılmıştır. Takvimler 1460 yılını işaret ederken inşasına başlanmış ve on sekiz yıllık bir çalışma sonucu 1478 yılında bitirilmiştir. Uzun yıllar Osmanlı padişahlarının ikamet ettiği yer ve Devleti Aliye’nin (Osmanlı Devleti’nin) yönetim merkezi olan Topkapı Sarayı, on dokuzuncu yüzyıla kadar padişahlara ev sahipliği yapmaya devam etmiştir. 1850’li yıllara gelindiğinde ise Topkapı Sarayı’nın devlet ile alakalı tören ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz olması nedeni ile şimdiki Beşiktaş İlçesi’nde bulunan ve bulunduğu semte adını veren “Dolmabahçe Sarayı” Devleti Aliye’nin yeni yönetim merkezi olmuştur. Lakin Dolmabahçe Sarayı’na imparatorluk hazinesi, mukaddes emanetler ve saltanatın tarihini belgeleyen arşivler taşınmamış ve Fatih Sultan Mehmet’ten emanet Topkapı Sarayı’nda saklanmaya devam etmiştir. Ayrıca zaman zaman devlet ile ilgili törenlerde Topkapı Sarayı’nda yapılmaya devam etmiştir. 1922 senesinde kaldırılan monarşik rejimin ardından Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ile Topkapı Sarayı, müze haline getirilmiştir.

İstanbul’u fethetmesi ile bir çağ açıp diğerini kapayan Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinin ardından bugün Fatih Belediyesi sınırları içinde kalan Beyazıt semtine, İstanbul Üniversitesi Ana Kampüsü’nün bulunduğu yerde sonraları “Eski Saray” olarak adlandırılacak bir saray inşa ettirmiştir. “Eski Saray” olarak isimlendirilen yapının inşasının tamamlanması ardından önce “Çinili Köşk”, ardından da Topkapı Sarayı inşa ettirilmiştir. Fatih Sultan Mehmet tarafından Topkapı Sarayı’na Osmanlıca “Saray-ı Cedid” (Yeni Saray) adı konulmuştur.  Fatih Sultan Mehmet’in ardından Birinci Mahmut döneminde Bizans Surları’na yakın sayılabilecek bir konuma inşa ettirilen ve önünde “selam topları” bulunan ahşap bir sahil sarayı yaptırılmıştır. Bu ahşap saraya verilen “Topkapusu Sahil Sarayı” adı, bu sarayın bir yangında yok olması sebebi ile Yeni Saray’a verilmiştir. Böylece Yeni Saray’ın yeni ismi Topkapı Sarayı olmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu’nun felsefesi, saray tebaa ilişkileri sonucunda geçen asırlarda geliştirilen ve büyütülen Topkapı Sarayı, inşa edilirken İstanbul Fatihi Fatih Sultan Mehmet’in babası İkinci Murad’ın, Tınca Nehri kıyısına inşa ettirdiği ve yaşadığımız yüzyıla kalıntıları bile ulaşmayan Edirne Sarayı’nın ilham verdiği söylenilir. Topkapı Sarayı, devlet işleri için dekore edilmiş daireler, saray asilzadeleri için inşa edilmiş köşkler, birçok avlu ve bahçeden meydana gelen gizemli bir yapıdır.

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından 1460 – 1478 yılları arasında yaptırılan ve zamanla yeni eklemelerle genişletilen Topkapı Sarayı, yaklaşık 380 yıl imparatorluğun yönetim merkezi ve padişahların evi olarak kullanılmıştır. Dolmabahçe Sarayı’nın yapılmasından sonra terk edilen Saray, önemini her zaman korumuştur. Sultan I. Abdülmecit ve Sultan Abdülaziz dönemlerinde özel izinle Saray’ın bazı bölümlerin ziyarete açıldığı bilinir…

Dünyada günümüze gelebilmiş sarayların en eskisi ve genişi Topkapı Sarayıdır. Atatürkün emri ile 1924 yılından beri müze olarak kullanılmaktadır. Konumu Halic, Boğaziçini ve Marmara denizi gören, çok güzel manzaralı, İstanbulun ilk kuruluş yeri olan bilinen akropol tepesidir. Tarihi İstanbul üçgen yarımadasının en uç noktasında, 5 km.yi bulan surlarla çevrili, 700.000 m2 özel araziye sahip bir komplekstir. İstanbulun fethini 1453de gerçekleştiren genç Fatih Sultan Mehmet, İmparatorluk tahtını bu şehre taşımıştı. Kurduğu ilk saray şehrin ortasında bulunmaktaydı. 1470 lerde yaptırdığı ikinci saraya, önceleri yeni saray, yakın tarihlerden beri de Topkapı Sarayı denilmektedir. Burası, tarihte bilinen diğer Türk sarayları gibi, klasik bir Türk sarayıdır.

Değişik fonksiyonları olan, ağaçlarla gölgelendirilmiş, birbirini takip eden ve abidevi kapılarla ayrılmış avlulardan oluşmuştur. Fonksiyonel yapılar bu avluların çevresine serpiştirilmiştir. Saray, kurulduğu çağdan başlayarak Sultanların yaptırdığı birçok değişiklik ve eklemelerle sürekli gelişmiştir. Sultanların 1853de gösterişli Dolmabahçe Sarayına taşınmaları ile resmi saraylıktan çıkmış ve hızla harap olmaya yüz tutmuştu. Cumhuriyet döneminde 50 yılı aşan sürekli onarımlar Topkapı Sarayını eski sade güzelliğine kavuşturmuştur. Sarayda sergilenen müze parçalarının pek çoğu dünyada eşi-benzeri olmayan şaheserlerdir. Saray olarak kullanıldığı devirlerdeki fonksiyonları, tarihteki diğer saraylara göre oldukça değişiktir.

Burası imparatorluğun tek sahibi Sultanın resmi ikametgâhı olmakla beraber, resmi devlet işlerinin merkezi, bakanlar kurulunun toplandığı, devlet hazinesi, darphanesi ve arşivlerinin bulunduğu yerdi. İmparatorluğun en yüksek öğrenim kurumu, Sultanın ve devletin üniversitesi de sarayda bulunurdu. Osmanlı Türk İmparatorluğunun kalbi, beyni ve her anlamdaki tek merkezi burasıydı. Kuruluşundan epey sonra da sultanların özel haremleri de bu saraya yerleştirilmişti. Osmanlı Türk İmparatorluğu Türklerin tarihte kurduğu 16 bağımsız devletten en uzun ömürlü ve en geniş topraklara sahip olanıdır.

622 yıl süren bu dev imparatorluk Akdeniz ve Karadenizi çevreleyen Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında yüzyıllarca hüküm sürmüştür. Değişik ırk ve değişik dinlerden pek çok ulusu idaresinde birleştirmiştir. Tarihte böylesine geniş topraklara bu kadar uzun süre hükmeden diğeri de Roma İmparatorluğudur. Osmanlı Türk İmparatorluğunda 36 Sultan hüküm sürmüş ve 16. yy. başlarından itibaren, halifelik ünvanı ile de, İslam dünyasının dinsel hükümranlığını üstlenmiştir. Sarayda Sultanın özel avlusunda bulunan okulda eğitimini tamamlayan yetenekli memurlar, geniş imparatorluğun yönetimi ve örgütlenmesinde büyük bir sadakatla başarı göstermişlerdir. Vezir ve sadrazamların pek çoğu bu okulun mezunları idi.

Topkapı Sarayında gün ışığı ile başlayan hayat her adımda, her durumda, büyük tören ve katı protokol kurallarına bağlı idi. Asırları bulan kökleşmiş gelenek ve göreneklere herkesin uyması şarttı. Bu husus imparatorluğun çöküş devrinde bile kati kuraldı. Batı dünyası protokol usülleri, daima bu sarayın kurallarının etkisinde kalmıştır. Topkapı Sarayının sahil köşk ve pavyonları geçen yüzyıl sonlarında tahrip olmuşlardır. Değişik çini, ağaç işleri ve mimari üslupları, Topkapı Sarayında Türk sanatının gelişmesini, üslup farklarının uyumunu en güzel şekilde gösterir.

Topkapı Sarayı Müzesi’ne bağlı Şerifler Yalısı Sultan I.Abdülhamit döneminde yapılmış selamlık köşktür.

BİRİNCİ AVLU

Sarayın birinci avlusuna Bab-ı Hümayun diye bilinen İmparatorluk kapısından girilir. Kapı dışındaki anıt çeşme 18. yy. Türk sanatının en güzel örneklerindendir. Birinci avluda saray fırınları, darphane, muhafız alayı, odun depoları ve aşağıdaki düzlüklerde özel sebze bahçeleri yer alırdı. Sarayın ilk yapısı Çinili Köşk ve Arkeoloji Müzeleri de bu avludadır. Girişi takiben solda 6. yy. Bizans eseri olan Aya İrini Müzesi yer alır.

İKİNCİ AVLU

Topkapı Sarayı Müzesinin ana girişi, ikinci kapı olan Bab-üs Selam, orta kapıdır. İkinci avlu devlet ve hükümetin yönetim merkezidir. Yalnızca sultanların at bindiği bu avluda, halktan resmi işi olanlar, özel ödeme günlerinde maaşlarını alan yeniçeri temsilcileri, elçi kabulleri ve devlet törenleri yapılırdı. 5-10 bin kişinin mevcut olabildiği törenlerde, tam bir sessizliğin hüküm sürdüğü bilinir. Sultanların katıldığı tören ve olaylarda imparatorluk tahtı bu avlunun diğer yanındaki kapının önüne yerleştirilir ve bir saygı ifadesi olarak tüm katılanlar elleri önlerinde kavuşmuş olarak dururlardı. Avlunun sol yanında kabinenin toplandığı yönetim bölümü yer alır. Sarayın tek kulesi de buradadır. Devlet adaletinin bu divanda dağıtılmasından dolayı buraya Adalet Kulesi denilirdi. Bu kuleden bütün İstanbul ve liman gözetlenebilirdi. Kulenin tek girişi harem kısmında bulunmaktadır.

HAREM

16 yy. ortalarına kadar şehrin başka semtindeki Eski Sarayda yerleşikti. Topkapı Sarayı Haremi dar uzun koridorlar, küçük iç avlular etrafına serpiştirilmiş 400 kadar odadan oluşmuştur. Burası çağlar boyunca değişikliklere uğrayarak gelişmiştir. Sultanın annesi, kız, erkek kardeşleri, ailenin diğer fertleri ve geniş aileye hizmet eden cariye ve harem ağalarının bulunduğu evin özel bölümü durumunda idi Harem. Dışarıya kesinlikle kapalı olan bu özel, Harem bölümü için asırlar boyu pek çok öyküler anlatılmıştır. Sultana ve ailesine hizmet verecek cariyeler, çeşitli ırkların en güzel ve sıhhatli kızları arasından seçilir veya hediye edilirlerdi. Çocuk yaşta hareme giren kızlar yıllar süren kati disiplin içinde yetiştirilirlerdi. Saray usullerini öğrendikten sonra, belirli sınıflara ayrılmış bu cariyelerden sultanın gözüne girebilenler, onun karısı bile olabilirdi. İmparatorlukta kraliçe unvanı yoktu. Haremin bütün idaresi sultanın annesinin elinde idi.

Zenginlik ve ihtişamın yanında dedikodu, kin ve sultana daha yaklaşabilmek için mücadele, yaşamın bir parçası idi. Yeni bir sultanın tahta geçişi, eski sultanın hareminin bir başka saraya gönderilmesine sebep olurdu. İdaresi ve kişiliği zayıf sultanlar devirlerinde harem kadınları ve harem ağalarının yönetime etkileri ve çevirdikleri entrikalar hemen ortaya çıkardı. Bütün güzellikler, entrikalar ve çirkinlikleri ile birlikte haremde yaşam, çağdaşı kadın dünyasından üstün bir yaşam şekli idi. Harem bölümünün ancak bir kısmı ziyarete açıktır. Hareketli ve renkli eski günlerinin tam tersine loş koridorlar, boş odalar ziyaretçinin ancak hayal gücünde canlanabilir. Harem gezisi sultan annesine tahsis edilen bölüm ile 40 odalı kısımdan başlar. Büyük hamam ve kubbeli, geniş sultan salonu sonraki bölümlerdir.

Her münasip yere çeşme ve ocak yerleştirilmiştir. Enteresan çeşmelerin aktığı havuzlu, büyük salon 16. yy. şahane çinileri ile süslü olup, III. Murat devri eseridir. Küçük kütüphane odasına ve çok enteresan meyve ve çiçek resimleri ile bezeli emiş odasına salonun dip tarafından girilir. Harem turunun sonunda gezilen iki 16. yy. odası, camları güzel vitraylar ve duvarları zengin dekorla kaplıdır. Bu çift oda şehzadeye tahsis edilmişti.

SİLAH KOLEKSİYONU VE DİVAN ODASI

Geniş saçaklı Divan-ı Hümayun bölümünün yanındaki büyük yapı devlet hazinesi idi. 8 kubbeli bina eski silahların modern biçimde sergilendiği zengin bir koleksiyondur. Sultanların kullandığı zırh ve silahlarla, saray ve ordu mensuplarının değişik çağlarda kullandıkları silahlar, diğer ülkelerden ele geçirilenlerle birlikte teşhirdedirler. . Hükümet üyelerine tahsis edilmiş Divan bölümü yanında sarayın tek kulesi Adalet Kulesi yükselir. Divan toplantıları Sadrazam başkanlığında toplanan Vezirler ve katipler ile yapılırdı. Sultanlar toplantıya katılmaz ancak, duvarda harem bölümüne açılan yüksek, perde ile kapalı bir pencereden toplantıyı dinleyebilirdi. Elçi kabullerinde ziyafet sofrası bu salonda kurulurdu.

MUTFAKLAR VE PORSELEN KOLEKSİYONU

İkinci avlunun sağ tarafında 20 bacalı saray mutfakları yer alır. Sarayda mevcudu 12.000′i geçen Çin ve Japon porselenlerinin 2500 kadarı bu bölümde sergilenmektedir. Buranın mutfak olarak kullanıldığı günlerde sayıları 1000′i geçen aşçı ve yardımcıları, sarayın değişik bölümlerine tahsis edilmiş yemekleri pişirip, gönderirlerdi. Günümüzdeki porselen teşhiri kronolojik ve modern bir sergidir. Dünyanın en zengin koleksiyonunun seçilmiş parçalarıdır. Mutfakların bir bölümü eskisi gibi muhafaza edilmiş, diğer bölümünde de İstanbul işi porselen eşya ve cam işi teşhire sunulmuştur. Ayrı bir bölümde gümüş eşya ve Avrupa porselenleri koleksiyonu yer alır. Eşsiz Çin seledonları giriş sağ salondadır. Mavi beyazlar, tek ve çok renkli porselen teşhirleri, Japon porselen salonu ile nihayetlenir. Helvahane bölümünde günlük yaşamda kullanılan madeni kapkacak, kahve takımları, tombaklar sergilenmektedir. ÜÇÜNCÜ AVLU Üçüncü avluya Bab-üs Saade denilen, Ak Hadım Ağaların kontrol altında tuttuğu, ancak özel izni olmayan hiç kimse geçemediği kapıdan, Sultanın özel avlusuna girilirdi. Saray Üniversitesi, Taht Odası, sultanın Hazine Dairesi ve Kutsal Emanetler bölümü bu kısımda yer alırdı. Sultanlar elçi kabullerini Taht Odasında yapar, yüksek devlet memurları ile de burada görüşürlerdi. Giriş karşısındaki taht odası hizmetkârları, güvenlik nedenleri ile sağır ve dilsiz kimselerden seçilirdi. Sultanın çeşitli, değişik hizmetlerini gören subay rütbeli personel aynı zamanda saray okulunun ileri gelenleriydi. Avlunun ortasında bulunan 18 yy. III Ahmet Kütüphanesi Barok üslubunun Türk mimarisine uyumunun tipik, güzel örneğidir.

ELBİSELER

Avlunun sağ yan bölümünde teşhir edilen sultan elbiseleri koleksiyonunun, dünyada bir benzeri yoktur. Özel saray aaagâhlarında, elde yapılmış kumaşlardan dikilen elbiseler 15. yy.dan beri itina ile bohçalanıp, özel sandıklarda saklanmış olup tamamı 2500 kadardır. İpek, altın ve gümüş simlerle işlenmiş elbiseler yanında, Türk Sanatının şaheserleri olan Sultanların kullandığı ipek halı, özel seccade örnekleri de teşhir edilmektedir.

HAZİNE

Topkapı Sarayı müzesinin hazine koleksiyonu dünyanın en zengin, bir numaralı koleksiyonudur. 4 odada teşhir edilen eserler otantik ve orjinaldir. Değişik yüzyıllardaki Türk mücevherat işçiliğinin şaheserleri, Uzak-Doğu, Hint ve Avrupa eserleri ile birlikte seyredenleri büyüler. Hazine Bölümü sergilemesi 2001 yılında modernize edilerek değiştirilmiştir. İlave bir ücret ile gezilebilen bölümde ilk odada Osmanlı İmparatorluğunun değişik çağlarda kullandığı biri som altın kaplamalı diğeri benzersiz mine ve kıymetli taşlarla süslenmiş, bir diğeri abanoz ağacı ve üzerine fildişi kakma motifli, ötekisi bağa ve sedef kakmalı, kıymetli taşlarla süslü dört taht ve sultanların nadide taşlarla süslü sorguçları, iri taşlı zümrüt askıları yer alır. İkinci odada Rus-Çin-İran-Hind el işi güzel eserler, devlet madalyonları sergilenmektedir. Üçüncü salon vitrinlerini Yeşim, tutya ve neceften yapılma eşsiz eserler, bir 16 yy. merasim miğferi, her biri 48 kg som altından yapılan iki büyük şamdan süsler. Dördüncü salonda merasim kılıç ve hançerleri, takı ve yüzükler yanında Sarayın sembolü Topkapı hançeri, Kaşıkçı Elması, III Mustafanın süslü zırhı ve altın üzeri değerli taşlarla süslü beşik sergilenmektedir. Üçüncü odayı dördüncüye bağlayan, Boğaziçinin girişine ve Asya sahiline hakim şahane manzaralı bir balkon vardır.

SAAT KOLEKSİYONU BÖLÜMÜ

Kutsal emanetlerin yanındaki oda, dünyanın en zengin koleksiyonudur. Giriş sağ tarafında Türk sanatkârlarını saatleri yer alır. Çok değerli duvar ve masa saatleri, cep saatleri 16-19. yy.lar arası tarihlenir. Değişik markalar saraya hediye edilmişlerdi. Salonun en büyük saati 3.5 metre boyunda ve 1 metre eninde İngiliz malı olup, içinde bir org vardır. Cep saatleri arasında Sultan Abdülmecit ve Abdülazizlerin portreli saatleri enteresandır. Kubbeden aşağıya sarkan kuş kafesinin altı enteresan, mineli bir saattir.

KUTSAL EMANETLER BÖLÜMÜ

16 yy. Mısırın fethini takiben saraya getirilen İslam’ın kutsal emanetleri o tarihten beri bu bölümde muhafaza edilmektedirler. Emanetlerin sergilenmesinden önce, bölüm Taht Odası olarak kullanılmıştı. Kubbeli odaların duvarları çinilerle kaplıdır. Hz.Muhammedin kılıçları, yayı ve değerli bir kutu içerisinde muhafaza edilen hırkası koleksiyonun önemli parçalarıdır. Odadaki büyük, süslü işlemeli, kubbeli kafes gümüşten mamuldür. Diğer oda vitrinlerinde Peygamberin, mührü, sakal kılları, mektup ve ayak izleri sergilenmektedir. İlk el yazma Kuranlardan birisi, Kâbenin anahtarları, önemli kişilerin kılıçları diğer eserlerdir.

SULTAN PORTRELERİ GALERİSİ

Kutsal Emanetler bölümü ile Hazine arasında, müze müdüriyetinin bulunduğu önü sütunlu binadadır. Büyük salonda zaman, zaman değiştirilen sergiler yer alır. Topkapı Sarayı Müzesinde zengin, değişik belgeler, kitaplar, minyatürler, yazı takımları gibi kıymetli eserler bulunmaktadır. Bu nadide parçalar buradaki salonda zaman içerisinde sergilenir. Salonun balkon şeklindeki galeri duvarlarında Sultanların yağlı boya tabloları bulunmaktadır.

DÖRDÜNCÜ AVLU

Sarayın üçüncü avlusundan koridorlar ile dördüncü avluya, bahçeler içindeki pavyonlara geçilir. Burada sarayın tek ahşap pavyonu, 17. yy. zengin işlemeli ve çinilerle süslü Bağdat ve Revan köşkleri ve nihayet saraya inşa edilen en son yapı olan Mecidiye köşkü yer alır. Köşkün alt katı ziyaretçilere ayrılmış lokantadır. Bağdat köşkünün önündeki teras Haliç, Galata bölümü ve Eski İstanbulun kubbeler ve minarelerden oluşan eşsiz manzarasının birlikte seyredilebileceği en uygun yerdir. Saray yamaç bahçeleri halka tahsis edilmiş büyük bir şehir parkıdır.

Topkapı Sarayı, İstanbul’da Sarayburnu’nda, Bizans dönemindeki adıyla Akropol tepesindeki Osmanlı sarayıdır. Yapımı 1478′de tamamlanan saray 5 kilometreyi bulan surlarla çevrili, 700.000 m² özel araziye sahip bir kompleksti. Bugün kapladığı alan ise 80.000 m²’dir

Saray-ı Hümayun ve İç Saray

Surlarla çevrili Saray-ı Hümayun’un yapıları: Otluk Kapısı, Balıkhane Kapısı, Saadet Kapısı, Haseki Hamamı, Alay Köşkü, Zeynep Sultan Camii, Soğukçeşme Kapısı, Ayasofya, III. Ahmet Çeşmesi, Ahırkapı Feneri, İncili Köşk, Odun Kapısı, Has Ahır, Hasbahçe, Şevkiye Köşkü, Vükela Kapısı, Eski Kayıkhaneler, Sepetçiler Kasrı, Yalı Köşkü, Demirkapı, Yalıköşkü Kapısı, Yeni Darphane, Darphane Köşkü, Babı Hümayun, Gülhane Kasrı, Gotlar Sütunu, Babüsselam, Arz Odası, Çinili Köşk, Revan Köşkü, Bağdat Köşkü, III. Osman Köşkü, Sofa Köşkü, Lala Bahçesi, Birinci Avlu, İkinci Avlu, Üçüncü Avlu, Topkapı Sarayı.

İç saraydaki yapılar :

Babüsselam, Mutfak kanadı, Babüssaade, Arz odası, Fatih Köşkü, Hekimbaşı odası, Ağalar Camii, İç hazine, Raht Hazinesi, Has Ahır, Kubbealtı, III. Ahmet Kütüphanesi, Sünnet odası, III. Murat Köşkü.

Topkapı Sarayı ‘nın Ziyarete Açık Kısımları

Bab-ı Hümayun

Babı Hümayun, Topkapı Saray’ının giriş kapılarından biridir ve sarayın Ayasofya Kilisesi (Ayasofya Camii) tarafına bakar. Kapının üzerinde bulunan ve Ali B. Yahya es Sufi tarafından nakşedilmiş bir kitabe bulunmaktadır. Bu kitabede Osmanlıca Bu mübarek kale,  Allah’ın (Celle Celaluhu) yardımı ve rızası üzerine, güvenliği sağlamak amacı ile, Sultan Mehmet Han’ın oğlu Sultan Murat’ın oğlu, karaların padişahı ve denizlerin hakanı, insanların ve cinlerin üzerinde Allah’ın (Celle Celaluhu)  gölgesi, Şarkta ve Garpta Allah’ın (Celle Celaluhu)  yardımcısı, su ve toprağın kahramanı, Konstantiniyye’nin fatihi ve fethin babası olan Sultan İkinci  Mehmet Han’ın – Allah Teala (Celle Celaluhu) O’nun hükümdarlığını ebedi kılsın ve mekanını kutup yıldızlarından  yüksek eylesin – emriyle, (Hicri takvime göre) 883 senesinin mübarek Ramazan ayında ( Miladi takvime göre 1478 Kasım) imar ve inşa edildi. yazısı nakşedilmiştir.

Bunların dışında Bab-ı Hümayun’un üstündeki kitabede müsenna olarak tabir edilen karşılık yazı metodu ile Hicr Suresi’nin kırk beşinci ve kırk sekizinci ayetleri de yer alır. Osmanlı hükümdarlığı bakımından anlamlı, hat sanatı yönünden önemli olan bu yazı, yüz yıllardır varlığını korumaktadır. Babı Humayun kapısının diğer tarafında ise Sultan Abdül Aziz’e ait tuğra üzerinde Saff Suresi on üçüncü ayetinden Nasrun minallahi ve fethün karib ve beşşiril mü’minin (Ya Muhammed( (Allah’tan bir yardım ve yakında gerçekleşecek bir zafer! Mü’minlere bunları müjdele (Ya Muhammed) cümleleri nakşedilmiştir.  Söz konusu ayet, Mehteran takımı tarafından hücuma kalkmadan evvle de tekrar edilir.

Eski taş yazıtlardan alınan bilgi ise Babı Humayun kapısının üzerinde on dokuzuncu yüzyılın sonlarında çıkan yangına kadar büyük bir köşk olduğudur. Söz konusu olan köşkte alayların izlendiği ve muallefat hazineleri denilen (ölmüş olan şahsın bıraktığı taşınabilir miras kişisel eşya) emtianın saklandığı saptanmıştır. Takvimler 1865 yılını gösterirken köşk yanarak yaşadığımız yüzyıla ulaşamamıştır.

Birinci Avlu (Alay Meydanı)

Bab-ı Hümayun kapısından girilen bu avlu, dönemin padişahı tarafından halkın girmesine izin verilen tek saray bölümüdür. Bu avluda çeşitli askeri törenler ve alaylar icra edilmekte idi. Yaşadığımız asra ulaşmamış lakin kalıntıları görüntülenebilen Deavi Kasrı ise halkın Devlet-i Aliye’ye dilek, istek ve şikayetlerini ulaştırabildiği tek yerdi.

Birinci Avlu’nun sol kısmında Hasırcılar Ocağı ve Ambar Ocağı (bu kısımda on dokuzuncu asır biterken inşa edilmiş ve günümüze kalıntıları ulaşan idare binası, karakol binası ve arka kısımda kala Patrikhane Sarayı kalıntıları bulunmaktadır.), Aya İrini Kilisesi (Saint Irene Kilisesi), Darphane-i Amire (dönemin altın akçelerin basıldığı yer) bulunur. Alay Meydanı’nın sağ tarafında ise Enderun Hastanesi, Saray halkına simit ve ekmek imal eden fırınlar, Maliye Nezareti (dönemin maliye bakanlığı), Has Fırın Camisi, saray görevlilerinin ikamet ettiği yapılar, İkinci Mahmut Devri Çeşmesi’ni kapsayan erken devir ir su terazisi bulunur. Ayrıca orta kapıya yakın bir konumda Cellat Çeşmesi olarak nitelendirilen başka bir çeşme bulunmaktadır.

Aya İrini Kilisesi (Saint Irene Kilisesi), Patrikhane Sarayı Kilisesi olarak kullanılmak için yaptırılmış olan avludaki en eski binadır. Aya İrini Kilisesi’nin üç adet kapısı vardır. Bunlardan bir tanesi Altın Boynuz (Haliç) yönüne açılan Kozbekçileri Kapısı, ikincisi Maramara Denizi yönüne açılan Çizme Kapsı, sonuncu kapı ise Hasbahçe’ye açılan kapıdır. Milattan sonra altıncı asırda yapılan Bizans mimarisine ait Aya İrini Kilisesi, önceleri Topkapı Sarayı’nın silah deposu olarak kullanılmıştır. Fethi Ahmet Paşa döneminde bir arkeoloji müzesine dönüştürülen Aya İrini Kilisesi, arkeoloji müzesinin takvimler 1894 yını gösterirken bugünkü binasına taşınması nedeni ile askeri müze olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Aya İrini Kilisesi’nin yan tarafında ise Roma İmparatorluğu döneminde inşa edilmiş ve Osmanlı Devleti tarafından da kullanılmış zanaat atölyeleri bulunmaktadır. Bu atölyelerde marangozluktan deri işlerine, ciltleme işçiliğinden aklınıza gelebilecek birçok alanda zanaatkarlar çalıştı. Ayrıca Devleti Aliye tarafından yurt dışındaki hükümdarlara gönderilen hediyeler de yine bu atölyelerin eserleri arasındadır. Bu atölyelerden “hünerveran” isimli atölye se on dokuzuncu yüzyılın sonlarında  Topkapı Sarayı’ndan Dolmabahçe Sarayı’na geçilince darphane olarak kullanılmaya başlandı. Devleti Aliye’nin altın sikkeleri kısa sayılabilecek bir süre bu atölyede basılmıştır.

Sarayın ısınma ihtiyacını karşılayan odunluklarının bulunduğu “Cellat Çeşmesi” ise Birinci Avlu’da bulunan ve  görülmeye değer bir başka tarihi yapıdır. Babüsselam’dan girmeden evvel hemen sağ kısımda yer alır.

Divan Meydanı

Sarayın asıl bölümüne girilen ve diğer adı Orta Kapı olan, iki yanında Babüsselam denen iki kuleyi bulunduran geçitten geçtiğinizde karşınıza çıkan avludur. Babüsselam ilk olarak İstanbul’un Fatihi, Fatih Sultan Mehmet döneminde inşa ettirilmiştir. On altıncı ve on yedinci asırlarda ciddi onarım çalışmalarından geçen babüsselam, hükümdar tarafından at sırtında, hükümdar dışında kalan devlet adamları tarafından da yaya olarak geçilebilen bir kapı idi. Valide Sultan (padişahın annesi) ve diğer saray erkanı kadınları ise bu kapıdan saltanat arabaları ile geçerlerdi.

Divan Meydanı’na açılan Orta Kapı’nın üzerinde bulunan iki kule, Yavuz Sultan Selim’in oğlu Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmıştır.  Kulelerin içinde kapı nöbetçilerinin başı olan kapıcı başı ağasına ait bir oda da bulunmaktadır. Bu oda, saraya girmek isteyen yabancı ülkelerin elçileri padişahın huzuruna kabul edilene adar misafir edilirdi. Şuan müze olarak kullanılan Topkapı Sarayı’nın ziyaretçi girişi bu kapıdan gerçekleştirilmektedir.

Divan Meydanı olarak adlandırılan ve devlet erkanının yerleştirilip, devletin temsil edildiği tören alanı takvimler 146 yılını işaret ederken inşa edilmiştir. Tarih boyu cülus adı verilen tahta geçme bahşişi, Yeni Çeri maaşı olarak adlandırılan ulufe isimli paranın dağıtılması, elçi kabulü ve saray bayramlaşması bu meydanda gerçekleştirilmiştir. Divan Meydanı’nın sağ kısmında bulunan revakların araka kısmında ise sarayın tüm yemeklerinin piştiği saray mutfağı bulunmaktadır.

Avlu Meydanı’nın sol tarafında Divanı Hümayun toplantıları (dönemin bakanlar kurulu toplantısı) gerçekleştirildiği Kubbealtı, Adalet Kulesi ve silahların sergilendiği  Dış Hazine Binası konumlandırılmıştır. Ayrıca bu kısımda Has Ahir Avlusu, Baltacılar Koğuşu ve meşhur Harem Dairesi Arabacılar Kapısı bulunur.

Babüsselam’ın sol tarafında kalan ve padişah Üçüncü Ahmet tarafından yaptırılan iki çeşme, bulunur. Babüsselam’ın sağ tarafında ise Babüssaade isimli Padişah Yolu üzerinde bulunan Bizans Dönemi Sarnıcı bulunur. Kubbealtı tarafına giden Vezir Yolu olarak tabir edilen kısımda da selam taşları bulunur.

Enderun Avlusu

Dokuz dönüm alan üstüne kurulu olan Enderun Avlusu, kelimenin tam anlamı ile bir kale tarafından korunan başka bir kale gibidir. Etrafında kagir malzemeden inşa edilmiş yapılarla çevirili olan bu avlunun dış kapıları kapatılınca avluya giriş mümkün değildir.

Enderun Avlusu’ndan Babüssaade’ye girilen avluda karşınıza ilk çıkan bina Arz Odası isimli binadır. Arz Odası’nın arka bitişiğinde bulunan yerde Sultan Üçüncü Ahmet kütüphanesi vardır. Enderun Avsulu’nun sağ tarafında ise Meşkhane, Padişah İkinci Selim Devrine ait hamam kalıntısı, Fatih Köşkü, Enderun Mektebi ve Seferi Koğuşu bulunmaktadır. Avlunun sol yanında da; Hırka-i Saadet Dairesi (Hazreti Muhammed zamanından kalan kutsal emanetlerin sergilendiği dört kubbeli has oda), Ağalar Camisi, Has Oda Koğuşu, Babüssaade yapısının her iki tarafında büyük oda ve küçük oda isimli koğuşlar, Kuşhane ve Akağalar Koğuşu bulunur. Avlunun karşı kısmında ise Kilerli Koğuşu, Hazine Koğuşu ve Silahdar Hazinesi konumlandırılmıştır.

Sofa-i Humayun

Has Oda olarak tabir edilen padişaha özel çift sıra ve geniş sütunlu yer  Memer Sofa olarak ta adlandırılan Sofa-i Humayun isimli terastır. Havuzlu mermer teras ve bu terasın bitimindeki çiçek bahçesinden oluşan Sofa-i Humayun, Torpkapı Sarayı’nın en nadide mekanlarından biridir. Sofa-i Hümayun’daki fıskiyeli havuz on yedinci asırda daha geniş idi fakat Padişah Dördüncü Murat ve Sultan İbrahim devrindeki tadilatlar nedeni ile fıskiyeli havuz daraltılmış ve Sofa-i Humayun Haliç’e doğru genişletilmiştir. Sofa-i Humayun içerisinde şehzadelerin sünnet merasimlerinin gerçekleştiği sünnet odası, Bağdat Köşkü, Revan Köşkü ve İftariye Kermesi bulunur.

Sofa-i Humayun’dan aşağı doğru devam eden üç metrelik merdivenle Lala olarak tabir edilen Lale Bahçesi’ne geçilir. Bu bahçede Hekimbaşı Kulesi ve Sofa Köşkü denilen yapılarda bulunur. Lala’dan Marmara Denizi istikametine doğru inilen son yerde ise Sofa Camisi, Mecidiye Köşü, Esvap odası konumlandırılmıştır.

Harem Dairesi

Arapça harim kelimesinden türeyen ve gizli, kişiye özel, kişisel anlamlarına gelen Harem, Topkapı Sarayı’ndaki padişahların hanımları ile birlikte hayatını sürdürdüğü bir yaşam alanıdır. Harem Dairesi olarak isimlendirilen bu mekan, Topkapı Sarayı’nın inşa edildiği on altıncı yüzyıldan, on dokuzuncu yüzyıla kadar çeşitli devirlerin mimari özelliklerini taşıyan ilginç ve bir o kadar da önemli bir yapıdır. Topkapı Sarayı içerisinde ikinci avlunun arka bahçesi içine inşa edilmiş harem dairesi, hizmet verdiği üç asır boyunca ihtiyacı karşılamadığından dolayı sürekli genişletilmiştir. Topkapı Sarayı günümüze kadar ulaşmış ve İslam Kültürü altında kalmış sarayların içinde harem dairesi bakımından en değişik mimari özelliklere sahiptir. Harem Dairesi, Topkapı Sarayı içerisinde bulunan her türlü bölümden yüksek duvarlar aracılığı ile tecrit edilerek ayrılmıştır. Padişah, Valide Sultan, Harem Ağaları ve Harem Dairesi’nde yaşayan ahali dışında içerden dışarı, dışardan içeri kimse girememektedir.

İstanbul’un Fatihi, Fatih Sultan Mehmet tarafından inşa emri verilen Topkapı Sarayı tamamlanmadan evvel, bugünkü Beyazıt semtinde bulunan Eski Saray; Harem Dairesi olarak kullanılmakta idi. Fakat bir rivayete göre bu dönemde Altın Yol olarak adlandırılan yerde Kadınlar Sarayı ya da Saray-ı Duhteran ismi ile adlandırılan yapıda ihtiyacı görecek büyüklükte bir Harem Dairesi inşa edildiği varsayılmaktadır. Dört yapı döneminde mercek altına alınması gereken Harem Dairesi, haddinden fazla örgütlenme ve yapılaşma gibi nedenler ile; Yavuz Sultan Selim’in oğlu Kanuni Sultan Süleyman’ın ve zevcesi Haseki Hürrem Sultan’ın da isteği ile Topkapı Sarayı’nda bulunan Harem Dairesi’ne taşınma başlamış ve on sekizinci asra kadar buradaki yaşam sürmüştür.

Topkapı Sarayı’ndaki Harem Dairesi içerisinde; üç yüz adetten fazla oda, bir adet hastane, dokuz adet hamam, iki adet cami, kölelerin kaldığı koğuşlar ve çamaşırlık bulundurmaktadır. Şuan ziyaretçilerin gezmesine izin verilen Harem Dairesi, birçok tadilat ve onarımın ardından bugünkü halini almıştır. Harem Dairesi yapı itibarı ile bir biri ardına sıralanmış birçok avludan meydana gelmektedir. Bu kadar çok avlunun olma sebebi ise hizmetli odaları köşkler, koğuşlar ve benzeri yapıların birbirinden ayrılmak istenmesidir.

Topkapı Sarayı ‘nda Sergilenen Eserler

Osmanlı ve Avrupa Gümüşleri

On altıncı ve on dokuzuncu asırlar arasında üretilen ve Topkapı Sarayı Müzesi’nde ziyaretçisi ile buluşan gümüş işleme sanatı eserleri, ilgili yüzyıllarda zenginliğin sahip olunan altın ve gümüşle ölçülmesi nedeni ile Osmanlı Hazinesi’nin önemli bir kısmını meydana getirmekte idi. Topkapı Sarayı Müzesi’nde sergilenen koleksiyonda yaklaşık iki bin parça gümüş eser bulunmaktadır. Bu gümüş eserlerin başında, padişahlara Avrupalı diplomatların herhangi bir sebeple gerçekleştirdikleri ziyaretler nedeni ile ve cülus yıl dönümleri münasebeti ile hediye edilen gümüş eşyalar başta olmak üzere, hazineye çeşitli sebeplerle dahil olmuş gümüşler gelmektedir.

Avrupa Porselenleri ve Camları

Topkapı Sarayı Müzesi’nde sergilenen Avrupa Porselenleri ve Avrupa Camları koleksiyonu dönemin züccaciye eşyalarını gözlemlemek ve bu alanda fikir edinmek adına mutlaka gezilmesi gereken bir bölümdür. Koleksiyonun tamamı Avrupa camları ile veya Avrupa’da imal edilmiş parçalardan meydana gelir.

On yedinci asrın başlarında keşfedilmiş bir teknik olan Bohemya cam işleme tekniği marifeti ile vücuda getirilmiş cam eserler, Topkapı Sarayı Avrupa Porselenleri ve Camları koleksiyonunun önemli bir kısmını oluşturur. Tekniğe ismini veren Bohemya Cam Fabrikası çalışanlarından Ludwig Moser isimli sanatçının Sultan İkinci Abdülhamit için ürettiği sürahi takımı görülmezse çok şey kaybettirecek cinstendir. Bu koleksiyonda, Fransız, İngiliz ve Rus cam sanatının nadide örnekleri de ziyaretçisi ile buluşmaktadır.

İstanbul Cam ve Porselenleri

İstanbul Camları ve İstanbul Porselenlerinin sergilendiği bu eşsiz koleksiyonda da yaklaşık iki bin adet benzersiz eser gösterime sunulmaktadır. İstanbul Cam ve Porselenleri koleksiyonunun en önemli parçaları ise Saray Mutfağı isimli bölümdeki  helvahane ve şerbethane kısımlarında sergilenmektedir.

Camın Osmanlı Devleti’nde üretimi serüveni, dönemin padişahı Üçüncü Selim’in Mevlevi Mehmet Dede isimli alimi İtalya’nın Venedik şehrine cam sanatını öğrenmek için göndermesi ile başlar. İtalya’da bu sanatın temellerini öğrenen Mevlevi Mehmet Dede, kısa zaman sonra İstanbul Cam Sanatı’nı oluşturmayı başarır ve Osmanlı’ya özgü cam üretimi yapmaya başlar. Şuan İstanbul İli Beykoz İlçesi’nde bulunan cam atölyelerinde birbirinden farklı ve Osmanlı’ya has üç teknik ışığında krsital, Çeşm-i bülbül ve opalin cam üretimi gerçekleştirilmiştir. On dokuzuncu asırdan itibaren cam denildiğinde İstanbul Beykoz Cam Atölyelerinde imal edilen ve bülbülün gözü anlamına gelen çeşm-i bülbül  camları akla gelir. Çeşm-i Bülbül sanatında renkli cam çubuklarının döne döne yükselip, birleşmesi esastır.

Koleksiyonun porselen kısmında ise, üretimi maliyetli olduğundan ötürü sadece sarayda kullanılmak için imal ettirilmiş Osmanlı Porselenleri bulunmaktadır. Osmanlı Porselenleri üretildiği dönemdeki padişahlar bakımından ikiye ayrılır. On dokuzuncu yüzyılın ikinci çeyreği ile ortası arasında saltanat süren Sultan Abdülmecit döneminde imal edilmiş porselenler Eser-i İstanbul adı altında Beykoz Porselen Atölyeleri isimli fabrikalarda imal edilmiştir. Aynı yüzyılın son çeyreği ile yirminci yüzyılın başı arasında üretilen porselenler ise Yıldız Porselenleri olarak isimlendirilir. Yıldız Porselenleri, Padişah İkinci Abdülhamit devrinde Yıldız Sarayı Bahçesi’ndeki porselen atölyelerinde imal edilmiştir.

Eser-i İstanbul damgası taşıyan porselenlerin en önemli özelliği, çiçek desenleri ile bezeli eserlerdeki desen ile eserlerin alt kısmındaki Arapça damgaların aynı boyadan yapılmış olmasıdır. Maliyet yönünden büyük bir külfet oluşturan Eser-i İstanbul porselenleri sadece otuz yıl boyunca üretilebilmiştir

Sultan İkinci Abdülhamit devrindeki Yıldız Çini Fabrika-i Humayun isimli atölyenin kuruluş amacı önceleri sarayın züccaciye ihtiyacını karşılamaktan ileri gitmemekte idi. Zaman içinde geliştirilen atölyeler, yabancı devlet adamlarına gönderilen hediyeleri de imal etmeye başladı. Şuan Avrupa’da bulunan birçok müzede Yıldız Porseleni olarak adlandırılan eserleri görmek olasıdır.

Has Oda – Mukaddes Emanetler Dairesi

İstanbul’un Fatihi, Fatih Sultan Mehmet emri ile Enderun Avlusu olarak tabir edilen meydana, kendi kullanımına özel inşa edildiği bilinen Has Oda, on altıncı asrın ikinci çeyreğine kadar dönemin padişahları tarafından kullanılmıştır. Tahta çıkacak olan padişahın cülus merasimi evvelinde maiyetinin biyadını kabul ettiği ve dualarını sunduğu yerde Has Oda’dır.

Hali hazırda Has Oda’da bulunan Kutsal Emanetler bölümü,  Padişah Yavuz Sultan Selim’in halifelik mertebesine eriştiği on altıncı asırdan on dokuzuncu asrın sonuna kadar gönderilen İslami eserlerden oluşmaktadır.

Dönemin Padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından 1517 senesinden fethedilen Mısır sayesinde Abbasilerin elinde tuttuğu hilafet makamı Osmanlı Padişahlarına devredilmiştir. Bu durumun doğal sonucu olarak Abbasilerin son halifesi Üçüncü Mütevekkil’in hazinesi dahilinde bulunan Hazreti Muhammed’in hırkası ( Hırka-i Saadet) Yavuz Sultan Selim Han’ın himayesinde İstanbul Topkapı Sarayı’na getirilmiştir. Bu olayın ardından diğer kutsal emanetlerinde bir biri ardına Topkapı Sarayı’na gönderilmesi başlanmıştır. Mısır’daki Vehhabbi aşiretinin Müslümanların kutsal mekanlarına düzenledikleri saldırıların artması nedeni ile bu gönderim hız kazanmıştır. Birinci Dünya Savaşı döneminde  Medine’de bulunan diğer İslam emanetleri de korunma amacı ile Kutsal Emanetler Dairesi’ne taşınmıştır.

Topkapı Sarayı Kutsal Emanetleri Dairesi’nde ziyaretçisi ile buluşan bu eserlerden bazıları Hırka-i Saadet, Hazreti Muhammed’in Ayak İzi, Uhud Savaşı Esnasında Hazreti Muhammed’in Kırılan Dişinin Saklandığı Muhafaza Kabı, Hazreti Muhammedin Sakalı (Sakal-ı Şerif), Hazreti  Musa’nın Asası, Hazreti Yusuf’un Cübbesi, Hazreti Davud’un Kılıcı gibi birçok manevi değeri yüksek emtia bulunmaktadır.

Silahlar

İstanbul’un Fatihi, Fatih Sultan Mehmet tarafından Topkapı Sarayı avlusunda bulunan Aya İrini Kilisesi (Aya Irene Kilisesi),  dönemin silah ve mühimmat ambarı olarak kullanılmıştır. On dokuzuncu asrın sonuna kadar bu amaç doğrultusunda kullanılan Aya İrini Kilisesi, Tophane Müşiri Fethi Mehmet Paşa girişimleri ile günümüz Türkçesi’nde Eski Silahlar ve Eski Eserler Müzesi  anlamına gelen Osmanlıca da ise Mecma-i Esliha-i Atika ve Mecma-i Asar-ý Atika olarak isimlendirilen bir müze olarak vakfedilmiştir. Bu müze İstanbul’un bilinen ilk müzesi olma hüviyetindedir.

Koleksiyonunda yaklaşık elli iki bin adet silah bulunduran Topkapı Sarayı Müzesi, 1300 yıllık tarihe yayılmış eserleri ile dünyanın en önemli silah koleksiyonları arasında gelmektedir. Koleksiyonun tamamı, üç kıtada hüküm sürmüş Osmanlı Devleti’nin birçok savaş kültüründen esinlenerek yaptırdığı nadide parçalardan oluşmaktadır.  Bu bölümde gezilmezse olmaz denecek yegane kısım ise, Osmanlı padişahlarının emri ile yaptırılan saltanat silahları bölümüdür.

Savaşlarda ganimet olarak elde edilen silah, zırh ve benzeri parçalarda Osmanlı Devleti’nin tarihine tanıklık eden eserler arasında yer almaktadır.

Saray Hazinesi

Osmanlı Padişahlarının geleneğinde ecdat yadigarı olarak nitelendirilen saray hazinesi, Osmanlı Devleti’nin duraklama devrine kadar sürekli büyütülen bir servetti. Özel imal edilmiş kilitli sandıklar ve kapalı kapılar ardında sıkı güvenlik önlemleri ile korunan hazineyi padişahlar,  merasimler eşliğinde seyrederdi.  Fakat on dokuzuncu yüzyılın ikinci çeyreği başladığında bu gelenek bozuldu. Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz ve İkinci Abdülhamit dönemlerinde hazinenin bir kısmı halka açık yerlerde teşhir edilmeye başlanmıştır. Günümüzdeki Topkapı Sarayı Müzesi’nde Hazine- Hümayun bölümü ziyaretçilerin Osmanlı Hazinesi’ni ziyaret edebilecekleri kısımdır.

Şuan ziyaretçiyle buluşan en önemli hazine eserleri arasında, padişahların ve şehzadelerin doğum, sünnet, tahta çıkış dönemlerinde aldıkları hediyeler vardır. Bunların dışında yerli ve yabancı sanatçılar tarafından sipariş almak için hediye edilen sanat eserleri de hatırı sayılır bir yer oluşturmaktadır. Bazı sebeplerden mütevellit, dönemin padişahları tarafından yabancı devlet adamlarına gönderilmiş ama ulaşamamış eserlerde bu bölümde ziyaretçi kabul etmektedir. Birinci Mahmut’un Nadir Şah isimli tarihi kişiliğe gönderdiği zümrüt işlemeli hançer bu eserler arasındadır.

Bakır ve Tombak Eserler

Topkapı Sarayı hizmetkarları için Helvehane denilen bölümde tatlı ve benzeri yemeklerin yapımında kullanılan bakır eserler, kullanılan işçilik bakımından görülmeye değer parçalar arasındadır. Saray mutfağında diğer gıda maddelerinin tüketilmeye hazır hale getirilmesi içinde bakır kaplar kullanılırdı. Günde ortalama beş bin kişiye yemek pişirilmekte kullanılan bakır ve tombak eserler kalite yönünden de dünyada az bulunan türdendir.

Çin ve Japon Porselenleri

On bin adetten fazla Çin üretimi porselen bulunan koleksiyon, Çin dışında bulunan en büyük porselen koleksiyonu vasfındadır. Günümüzde Çin’de bile bulunmayan türde işlemelerle ziyaretçisini bekleyen eserler görülmeye değer niteliktedir.

Padişah Portreleri

Osmanlı Devleti’nin kuruluş senesi olan 1299 senesinden yirminci asra kadar hüküm sürmüş otuz altı Osmanlı Padişahının değişik tekniklerle meydana getirilmiş tablo ve gravürleri; eşi benzeri bulunmaz bir koleksiyonu oluşturur.

İstanbul’un Fatihi, Fatih Sultan Mehmet’ten evvelki hiçbir hükümdarın portresi resmedilmediğinden dolayı, önceki padişahların portreleri tamamen tarihte bahsedilen notlar baz alınarak yapılmıştır. Ehl-i Hiref nakkaşhanesine bağlı saray sanatçıları tarafından Fatih Sultan Mehmet ve sonrasında tahta çıkan hemen hemen tüm padişahların portre ve gravürleri vücuda getirilmiştir. Bu koleksiyonda saray sanatçıları dışında batılı ressamlarında eserleri yer almaktadır. Bu eserlerin nerede ise tamamı dönemin hükümdarları tarafından sipariş edilmiştir.

Padişah Elbiseleri

Kumaşın sanatla buluştuğu benzersiz bir koleksiyon olan Padişah Elbiseleri Bölümü, on beşinci yüzyıl ve yirminci yüzyıl arasındaki eserlerden oluşmaktadır. Desnelerin hemen hemen tamamı Ehl-i Hiref nakkaşları tarafından tasarlanıp dokunmuştur. Üçüncü Ahmet dönemine kadar altın ve gümüş ağırlıklı işlemeler yapılan kıyafetler, Üçüncü Ahmet devrinden itibaren daha hafif ve daha ucuz kumaşlardan meydana getirilmiştir.

Halk arasında kavuk , taç ve benzeri isimlerle nitelendirilen başlıklara ise padişahlar ziyadesiyle önem verirdi. Giyilen gösterişli kıyafeti tamamlayıcı vazife üstlenen başlıklar, divan toplantılarında, merasimlerde ve elçi kabullerinde değişiklik arz ederdi.  En sık tercih edilen başlıklar arasında ise selimi, horasani, katibi ve mücevveze denilen başlıklar gelirdi.

İkinci Mahmut döneminde ise başlığa yeni bir bakış açısı getirilerek fes kültürü oturtulmaya başlanmıştır. Dönemin düzenli ordusu olan Asakir-i Mansure-i Muhammediye isimli birlikte fes giyilmesi zaruri olarak ilan edilmişti. Ardından yine aynı padişah döneminde görev yapan ulema ve devlet emrinde çalışan memurlarda aynı zorunluluktan nasibini almışlardır. Böylece “fes” kullanımı iyice yaygınlaşmış ve diğer başlıkların hükmü kalkmıştır.

Topkapı Sarayı Müzesi’ne Giriş Biletlerini Nasıl  Temin Ederim?

Topkapı Sarayı Müzesi’ne gitmeden evvel muze.gov.tr sitesinden biletinizi kredi kartınızla almanız, müze bilet gişesi önünde uzun süre beklemenizi sağlayacaktır. Eğer bu yöntemle bilet alamadı iseniz sadece Birinci Avluda bulunan gişeden nakit veya kredi kartı ile kişi başı yirmi Türk Lirası ödeyerek biletinizi edinebilirsiniz. Topkapı Sarayı Müzesi’nin biletleri bahsettiğimiz mecralar dışında başka bir yerde satılmamaktadır ve bilet fiyatları yerli yabancı turiste göre değişiklik göstermemektedir. Müzekart ve Müzekart+ sahipleri Topkapı Sarayı’na girerken herhangi bir ücret ödemezler.

Topkapı Sarayı Müzesi’ni Gurup Olarak Ziyaret Etmek için ne Yapmam Gerekir?

Öğrenci ve gurup ziyaretleri düzenlemeyi düşünen gerçek kişi veya tüzel kişi iseniz mutlaka Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü’nden randevu almanız gerekmektedir.

Topkapı Sarayı Müzesi Ziyaret Gün ve Saatleri  Ne Zamandır?

“Topkapı Sarayı Müzesi”, Salı günleri dışında her gün sabah 09.00 akşam 17.00 saatleri arasında ziyaretçi kabul etmektedir.

Harem Dairesi’ni Nasıl Ziyaret Ederim?

*Topkapı Sarayı Müzesi giriş bileti ile “Haram Dairesi” ziyaret edilememektedir. Harem dairesini ziyaret etmek isteyen yerli ve yabancı turistler,  Harem Dairesi önünde bulunan gişelerden on beş Türk Lirası karşılığı satın alacakları biletleri temin etmek durumundadır. “Harem Dairesi” biletleri başka hiçbir yerde satılmamaktadır. “Harem Dairesi” girişinde “Müzekart” ve “Müzekart+” geçerli değildir.

Önemli

* “Topkapı Sarayı Müzesi” ve “Harem Dairesi” biletleri, sadece ziyaret günlerinde ve saat 16.00’a kadar satılmaktadır. Bilet satın alırken yalnız Türk Lirası olarak ödeme alınmaktadır.

* Topkapı Sarayı Müzesi’nin  “Hazine Balkonu” bölümü yalnızca yaz mevsiminde ziyaretçi kabul etmektedir.

“Topkapı Sarayı Müzesi” ile alakalı internet ağındaki en kapsamlı kaynak olan yazımızı Facebook ve Twitter hesapların paylaşmayı unutmayınız. Tarih anlattıkça yaşayan bir mirastır.

Topkapı Sarayı’na Nasıl Gidilir?

Topkapı Sarayı’na en rahat ulaşım Eminönü’ndendir. Kadıköy, Üsküdar gibi ilçelerimizden deniz yoluyla Eminönü’ne gidilebilmektedir. Eminönü’nden tramvayla Sultanahmet’e, oradan da yürüme mesafesiyle Topkapı Sarayı’na ulaşabilirsiniz.-Yol üzerinde Sultanahmet Camii bulunmakta ve biraz ilerisinde Ayasofya Camii’nin önünden geçecek sonra kıvrılarak devam eden yolda Bab-ı Hümayun girişine ulaşacaksınız. Burası Topkapı Sarayı’nın girişidir. Aynı zamanda yine Taksim’den T4 numaralı otobüsle, Zeytinburnu gibi Kabataş tramvaylarının geçtiği ilçelerimizden de buralardaki tramvayla Sultanahmet’e ulaşabilmek mümkündür.






Yorum Gönder

Yorum bırakın trackback sitenize.. Yorumları takip için lütfen üye olun RSS.

Email adresiniz paylaşılmayacaktır. İşaretli alanları doldurun *

Önceki yazıyı okuyun:
Ağva'nın Tarihi ve Ağva Hakkında Bilgiler
Ağva’nın Tarihi ve Ağva Hakkında Bilgiler

Ağva Latincede “iki dere arasındaki köy” anlamına geliyor. Göksu ve Yeşilçay dereleri Ağva’dan geçip Karadeniz’e dökülüyor...

Kapat